16 Mayıs 2012

MYANMAR, Bölüm 2

Bonyoke Market
Kunming-Yangon

Aktarma yapacağım Kunming havaalanına gece saat on gibi indim. Yangon'a saat sabahın dokuzunda kalkıyor uçak. Yani onbir sıkıcı saatim var önümde. Önce kendime rahat zaman geçirebileceğim bir yer bulmalıyım. Çin'in belli başlı büyük şehirlerinin dışındaki bütün şehirlerde olduğu gibi modern görünüşlü ancak fahiş fiyatlı ve kötü servisi olan bir kafede oturuyorum. Lezzetsiz bir kahvenin ardından geceyarısı kapattılar. Yukarı kata kontuarların olduğu kata çıktım. Ne güzel kimseler yok. Rahat bir bank bulup ayaklarımı uzattım, kitabımı açtım. Önce üç güvenlik görevlisi kesmeye başlıyor beni uzaktan, sonra kendi aralarında uzun süre tartışıp bir dördüncüyü arıyorlar telefonla. Gelen kız aralarında İngilizcesi olup uykusundan uyandırılmanın mahmurluğu ile beni orada oturamayacağım konusunda yarı-kibar uyarıyor. Kös kös aşağı kata iniyorum.

Uykusuz ve serin bir geceydi. Ama beni başka bir sürpriz bekliyor. Uçağım Çin'den ayrılmadan önce bir de Nanning'e uğrayacakmış. Homurdana homurdana uçağa biniyorum. Uyumuşum. Nanning'de pasaportumun yeniliği, Çin'e giriş mührünün olmaması yüzünden gümrükte hafif bir gerginlik oldu. Ben de alttan almayıp, -Bu pasaportu nereden aldınız?- sorusuna, -O pasaportu ben yaptım- diye cevap verince uçağı kaçırmama ramak kalıyor. 

Aksiliklere rağmen Yangon'a sadece bir saatlik gecikmeyle indik. Soğuk Pekin'den sıcacık bir havaya inmek yaşlı kemiklerimi ısıttı. 

Yangon























Hostel'in gönderdiği arabaya diğer gezginlerle birlikte bindim. Hostele ulaşmak bir saati buldu. Yolda gördüklerim beş yıla yakın bir zamandır yaşadığım ve artık aşina olduğumu sandığım Asya'da daha önce gördüklerime benzemiyordu. Farklı bir hayat, yoksulluk ve köhnelik sürüyor burada. Daha sonra ne demek istediğimi anlatacağım, şimdilik kısa kesiyorum.

Myanmar değişik bir ülke. Diğer ülkelere göre saat farkı buçuklarla belirlenmiş tam saatlerle değil. Yani Pekin'den 1,5 saat gerideyiz. Bir de haftada 7 değil 8 gün var. Çarşamba günü öğleden önce başka bir gün, öğleden sonra başka bir gün sayılıyor. Taşıtların büyük bir kısmının direksiyonları sağda, trafik de sağdan akıyor. Bu nasıl iş aklım almıyor.

Resepsiyonda sıcak bir karşılama. Odaya eşyalarımı bırakıyorum. Çok yorgunum ama kendimi dışarı atmak içi sabırsızlanıyorum. Çıkıyorum. 
























Güneydoğu Asya'nın diğer ülkeleri gibi insanlar burada da günü ve geceyi sokaklarda yaşıyorlar. Adım başı ufacık bir tezgahta, ocakta birşeyler pişirenler, haşlayanlar, kızartanlar, satıcılar, alıcılar, para bozduranlar, dini kitap satıcıları. Daha önce bahsettiğim köhnelik Küba'daki gibi, yoksul ve rutubetli ülkelere özgü bir köhnelik. Yosun tutmuş dış duvarlarıyla eski zamanların görkemini taşıyan yaşlı binalar, birkaç metre sonra son nefesini verecekmiş duran otomobiller ve otobüsler. 

İlk durak Sula Paya. Teravada Budizminin hakim olduğu Myanmar, dini son derece yoğun biçimde yaşıyor. Şehrin dört bir yanı tapınaklarla dolu doğal olarak. Sula Paya, başkentin üç büyük tapınağından biri. Hemen karşısında Bengal Sünni Camisi dikiliyor. Mantralar ezan sesine karışıyor. Müslümanların çoğunluğu Bengal ve Hint kökenli. Çok renkli bir şehir Yangon. Rengarenk giysili rengarenk insanlar.

Sula Paya
Umarım yarın da gri olmaz gökyüzü bugünkü kadar. Pekin'den bıkmışım bu yüzden zaten. Fotoğraf çekmenin zevki kalmıyor. 

Kuzeye dönüyorum. Bonyoke Market'te ara sokakların birinde gecikmiş öğle yemeğimi yiyorum. Oldukça lezzetli ve ucuz. Elimde harita Schwedagon Pagoda'ya yollanıyorum sonra. Angkor Wat'la yaklaşık aynı zamanlarda, 11. yüzyılda inşa edilmiş olağanüstü bir yapı. 

Schwedagon Pagoda
Önceden planlamadım ama beş-altı saatimi burada geçireceğim. Girişte ayakkabılar, terlikler çıkartılıyor. Yerler temiz mi? Değil, yine de yorgunluktan sızlayan ayaklarıma iyi geliyor çıplak ayakla yürümek. Hiç bitmeyecekmiş gibi duran merdivenlerden çıkıyorum.
























İlk gözüme çarpan sıra sıra dizilmiş yirmi kadar genç kadının ellerinde basit süpürgelerle sistematik bir biçimde ve sıralarını bozmadan yanyana durarak zemin süpürmeleri oluyor. Pagodanın etrafını tavaf ediyorlar bu şekilde. Sonradan bu kadınların haftanın hangi günü doğdular ise o gün buraya gelip bu temizliği yaptıklarını öğreniyorum bir budist rahipten.

Hava hala gri, hatta bir ara yağmur bastırıverecekmiş gibiydi. Havanın kararmasını bekleyeceğim birkaç güzel kare yakalamak amacıyla.  Gece saat ona kadar açıkmış tapınak. 

 Bir sütunun dibine oturuyorum. Myanmarlılar sıcakkanlı insanlar. Gelen geçenle sohbet ediyorum. Biraz İngilizce bilenler hemen yanaşıyorlar. Israrcı değiller, sıkmıyorlar adamı. 





























Kamboçyadakiler gibi ısınıveriyorum bu halka da. Önce bir baba-oğulla sohbet ediyoruz. Baba, oğlunun yabancı dil öğrenmesi için içten bir çaba harcıyor belli. Ona İngilizce ve Çince dersleri aldırıyormuş. Sonra Otama'yla tanışıyorum. Bir Budist rahip. Ardından emekli bir öğretmen. Myanmar tarihi hakkında bilgilendiriyor cahil kafamı.
























Karanlık çöküyor ağır ağır. Burada zaman yavaş ilerliyor belli ki. Huzur doluyum. Kalabalığa rağmen öyle sessiz ki her yer. Güleryüzlü insanlar, buldukları gölgelerde meditasyon yapan insanlar, eski dua rulolarını öne arkaya sallanarak okuyan rahipler. Şehir karanlığa batarken, Schwedagon altın kaplamasıyla gecenin içinde, yıldızlardan yeryüzüne inmiş bir uzay gemisi gibi ışıl ışıl.

Hostelden aldığım fotokopi şehir haritası ve pusula yardımıyla dönüyorum hostelime. Ayaklarım yorgun bedenimi taşımaktan bitap karanlık sokaklarda yürüyorum. Yoksulluğa ve karanlığa inat güvenli bir ülkedeyim, rahatım. Duş bile alamadan yatıyorum.



İlk günden bazı notlar:

1- Yangon kargalarıyla ünlü olsa gerek. Sürülerle karga gökyüzünü, parkları ve ağaçları doldurmuşlar.
2- Kadınların ve çocukların   yanakları krem rengi bir boyayla kaplı. Bir ağacın kurutulmuş dallarından yapılıyormuş. 2000 yıldır kullanılıyor Tanaka. Sıcaktan koruma amacının yanısıra kozmetik bir işlevi de varmış. Bagan'da güneşin altında pedal çevirirken işime yarayacak. Tek sorun erkeklerin pek kullanmıyor oluşu. Bakalım toplumun bana tepkisi ne olacak?
3- Akşamları sokak lambaları yanmıyor. Dükkanların ve tezgahların ışıkları olmazsa hepten karanlık olacak. Kaybolmamak için çaba sarfetmek lazım.
4- Tamam internet yok, ama GPS bile çalışmıyor. Yanımda pusula taşımıyor olsam ne yapacaktım ben?
5- Onlarca çeşit tropikal meyve dolu satıcıların önü. Yeşil ve ekşi mango sıcakta iyi geliyor. Favori içeceğim lassi, özellikle avokadolu olanı.
6- Tapınaklara girerken ayaklar çıplak olmalı demiştim. 20. yüzyılın başlarında işgalci İngilizlere karşı yapılan ayaklanmaların birinde ilk kıvılcımı çizmeleriyle tapınağın birine giren İngiliz askerleri olmuş.




14 Mayıs 2012

MYANMAR, Bölüm 1

Pekin-Kunming 

Hazırlıklar, Ön Bilgiler

Birazdan evden çıkacağım. Sırt çantam, kamera çantam, omuz çantam ve ben. Aslında geç bile kaldım. Geçtiğimiz ocak ayının sonundaki uzun tatilde yani Çin yeni yılında Thomas'la birlikte gidecektik bu geziye. Planlar benim geçirdiğim ağır bir soğuk algınlığı yüzünden değişti. Thomas yalnız gitmek zorunda kaldı. Benim gidişim ise Mart'ın başını buldu. 

Hazır yalnız gidiyorken neden gezi süresini uzatmayayım diye düşünüp on güne çıkardım kalışımı.

Ağır mı ağır sırt çantamı alıp çıktım. Taksi bulana kadar geçen sürede sırtımda taşıdığım, Silk Market'tan yarım saatlik bir pazarlıkla 400 RMB'ye alınan bu güzel çantayı sadece bu kısa mesafe ve sürede sırtımda taşıyacağımı önceden bilemezdim tabi. On günün sonunda evin kapısında girene kadar ya bir taksinin bagajında, ya bir otobüsün üstünde ya da bir at arabasının arkasında taşınıp durdu garibim.

Pekin'de taksi bulmak iyice zorlaşmaya başladı. Sayıları yetersiz, şoförler dil bariyeri yüzünden anlaşamayacaklarına emin oldukları (?) yabancıları araçlarına almayı tercih etmiyorlar. Uzun bir süre yürüdükten sonra zar zor bulabildim taksiyi. Yalnız ve tatil amaçlı başka bir ülkeye yaptığım ilk gezi olduğundan mıdır nedir, erken çıkmışım evden. T2 terminaline uçuştan iki saat önce vardım. Daha kontuar bile açılmamış.

Uçak bir saat rötarlı kalkınca bekleme sürem de uzadı. Yanıma baijiu şişesini fondip yapıp bitirdiğini tahmin ettiğim birisi de binince uçak yolculuğu tadından yenmez oldu. İlk fırsatta uyumaya çalışmalı ve horlayarak intikamımı almalıyım.

Uyuyamayınca Tolkien'in -Hurin'in Çocukları-'na başladım. Yolculuk boyunca okuyacağım 5 kitaptan ilkiydi bu. Tabi Myanmar'da geçirdiğim zaman içinde en büyük desteğim Lonely Planet-Myanmar sayılmazsa.

Herşey umduğum gibi giderse ilk 2 günü başkent Yangon'da , sonra 2 günü tapınaklar bölgesi Bagan'da, Inle Lake bölgesinde 2 günü, daha karar veremediğim bir sahil kasabasında 1-2 günü geçireceğim. Esnek bir program yapmaya çalıştım. Bunda Thomas'ın benim katılamadığım gezisindeki deneyimlerinin de büyük payı var. Örneğin gezinin Mandalay-Eski Başkent ayağını onun anlattıkları ışığında iptal edip, deniz kenarında kalmayı seçtim.

Lonely Planet ve benzeri gezi kitapları, gezi siteleri ısrarla şu tavsiyelerde bulunuyorlar Myanmar için.

1-  Grupla gezmek yerine tek başınıza takılın. Böylece cuntanın yarım yüzyıla yakın bir zamandır başında olduğu hükümete ait turizm organizasyonlarına, otellere, restoranlara para kazandırmamış olursunuz.
2-  Gezinizde olabildiğince bu hükümete bağlı yerlerden uzak durun. Hangi işletmelerin hükümete bağlı olduğunu Myanmar'la ilgili sitelerde bulabiliyorsunuz.
3-  Yerel halkla politika konuşmayın. Hem onları hem de kendinizi zor duruma sokmuş olursunuz. Ancak mutlaka sohbet edin. Ne kadar yumuşak başlı insanlar olduklarını ve dışa açık, meraklı insanlarla karşı karşıya olduğunuz kısa sürede anlayacaksınız.
4-  Yanınızda Amerikan doları bulundurun. Ama sıradan dolarlar değil, matbaadan yeni çıkmış gibi gıcır gıcır, tertemiz, kırışıksız, lekesiz dolarlar. Yoksa hiçbir yerde paranızı bozduramazsınız, kabul etmezler. Bu dolarları bir şekilde temin ettiyseniz, sakın cüzdanınızda taşımayın. Bir kitabın arasında muhafaza edin. Hostellerde para bozdurabilirsiniz. Havaalanındaki ofislerden veya Bonyoke Market'taki tezgahlardaki adamlardan uzak durun. Eksik ve sahte para vakaları yaşanabilir.
5-  Yaptığınız plan tren yolculuklarını içeriyorsa yanınıza bir yastık almayı unutmayın. Tren koltukları çok rahat değil. (Ben bütün yolculuğum boyunca trene hiç binmedim, ama Thomas'ın verdiği yastık benimle Inle Lake'e kadar geldi ve oradaki Aquarius Inn isimli sevimli ve temiz pansiyonda unutuldu). El feneri, sivrisinek kovucu da taşınması tecrübeyle sabit olmazsa olmazlar.
6- Myanmar demek Aung San Suu Kyi demek. Ben döndükten kısa bir süre sonra 45 sandalye için yapılan parlamento seçimlerinde 44 sandalyeyi Suu Kyi'nin NLD'si kazandı.


11 Ocak 2011

Black
Buddy Guy
Byther Smith
Caetano Veloso
Carol Kidd
Chingon
Chris O'Brien
Crowded House
Curtis Stigers
Damien Rice
David Gray
De Dannan
Dinah Washington
El Barrio
Emeline Michel
Emilie Satt
Etta James
Gillian Welch
Glen Hansard
Isobel Campbell
Mark Lanegan
Jeffrey Foucault
Jocelyn B. Smith
Joe Louis Walker
Joe Tex
Joshua James
Lhasa
Luz Casal
Maura O'Connell
Rua
Solveig Slettahjell
Tekameli
Toke D'Keda

27 Aralık 2010

Boz Bulanık

Tipik Pekin soğuğu. Keskin, ısıran, kırmızı, tozlu. Sana kimse okunmuş kesme şeker vermemiş ki, sen aradığın yeri hemencecik bul. Sana Anadolu Lisesi sınavına girerken Eti Puf, üniversite sınavına girerken kuru soğan vermişlerdi zihin açar diye. İşte bu kadar açabilmiş. Ara dur. İçki-sigara satan dükkandaki kadına sor, cep telefonu için kart ve ıvır zıvır satan aileye sor, kuru temizlemede öğle yemeğinden kaldırdığın üşümüş tezgahtar kıza sor. O da bilmez.

Pekin soğuk. Ne geçen yıl erken bastıran kar var ne de şöyle hafiften de olsa bir yağmur. Bol toz, bol egzost dumanı, bol kömür kokusu. Elleri ceplerinden çıkmayan, çıkamayan işçiler var sokaklarda, otobüs duraklarında. Hemen yanıbaşında kızını okula bırakan, son model lüküs arabasının koltuğunda görünmeyen anne var. 

Kestaneci yok ne zamandır. Akupunktur ve bardak çekme hastanesinin köşesindeki kestaneci çocuk. Ben mi erken gidiyorum, o mu geç geliyor. Soğuktandır. Seyyar arabasının teknesinde minik siyah çakıl taşları, altında köz olmuş kızıl kömür, çakıl taşlarını toz şekere bulamış, aralarda tombul kestaneler. 1 jin'i bize 15 yuan, çinliye 15 kuai. Yani aynı, yani kazık yok. Gelsene bizim oralara diyorum. Niye ki diyor, gülümsüyor. 

Doktor Zhou, bugün 31 iğneyle benim üzerindeki akupunktur iğnesi rekorunu kırdı.  Ah o yirmiyedincisi olmayaydı iyiydi. Elektrik vermeyeydi iyiydi. Kıllı vücudumu anlaşılmaz ifadeleriyle izleyen Çinli yaşlı teyzeler olmayaydı iyiydi. 

26 Aralık 2010

TUHAF YEMEKLER - 2

4 - DOMUZ BEYNİ : Hot Pot, sanırım Moğolların Çin'e at sırtında getirdiği yemek kültürünün en önemli örneklerinden bir tanesi olabilir. Ortada geniş bir metal kap içinde ve altında ateşle, sıcak su , et suyu veya çeşitli otlarla ve baharatlarla süslenmiş kaynar suda, isteğinize göre envai türde sebze, mantar ya da etleri pişirip afiyetle yediğiniz yemek kültürüne verilen isim Hot Pot. İşte Kong Liang, Hayalet Sokağı'nın hem Çinliler hem de yabancılar tarafından en çok tercih edilen Hot Pot restoranlarından birisi. Eski Çin edebiyatı her ne kadar domuz beyninin özellikle erkekler için ne kadar zararlı olduğunu vurgulasa da, günümüz diyetisyenleri, domuz etine oranla daha fazla kalsiyum, fosfor ve demir içerdiğinde hemfikirler. 

5 - DOMUZ AYAĞI - İlk olarak, Shanghai'ın birbuçuk saat kadar batısındaki su şehri Zhouzhuang'ın turistler için yeniden inşa edilmiş bölümünde tezgahlarda görmüştük fırınlanmış ve karamelize olmuş domuz ayaklarını. Hamile kadınların doğum sonrasında sütlerinin artması için şimdilerde bile çok rağbet gören biricik yemek bu. Geleneksel Çin tıbbında domuz ayağının cildi güzelleştirdiği ve yine lohusa kadınların ayağa kalkmalarını kolaylaştırdığı söyleniyor.

6 - ÖRDEK KANI : Expatler arasında ünlü ördek restoranlarından birisi de Huajia Yiyuan. Burasının en ilgi çeken yemeği de, geniş bir kasede içinde dana midesi ve domuz bağırsağı ile birlikte servis edilen ördek kanı. Adı gibi içindekiler de haliyle İĞRENÇ.


07 Kasım 2010

TUHAF YEMEKLER - 1

 Pekin, çeşitli rivayetlere göre 17 milyonluk bir dev şehir. İkibinli yılların başından bu yana süregelen delice bir değişim rüzgarına kapılmış, ama kaosa asla izin vermemiş, değişimi kontrol altına almış bir dev şehir.  Her geçen gün sayıları artan yabancı bir nüfus var doğal olarak. Şehrin özellikle orta ve doğu kesimlerinde yoğunlaşmış bir şekilde yaşıyor, çalışıyor, okula gidiyor, yemek yiyor, eğleniyorlar. Pekin onlara ülkenin diğer şehirlerine oranla daha fazla güvenlik ve konfor sağlıyor. Yabancılar da bunun hakkını veriyor, Pekin'e ve Pekinlilere saygısızlık etmeden, ellerinden geldiğince uyum sağlamaya çalışıyorlar. Yani her iki taraf için de işler sıkıntısız bir şekilde yürüyor.

Çin mutfağı da şehrin kendisi gibi devasa. Hem Çin mutfağının her yöreye ait tatları hem de dünya lezzetleri şehrin her köşesine yayılan binlerce restoranla temsil ediliyor. Binlerce rakamı abartısız inanın. İrili ufaklı restoran sayısı belki benim düşündüğümden de fazladır.

City Weekend dergisi, yaşamın hayhuyu sırasında bizi Pekin hakkında bilgilendiren kaynaklardan birisi. Aşağıdaki yazı da ondan alınmış bir kesit.

Bugün alıştığımız türün dışında şeylerin tüketildiği restoranlarla ilgili bir şey yazmak niyetindeyim. Tuhaf yemekler dediğime bakmayın; Çinlilerin rutin olarak tükettiği yiyecekler bunlar:

1 - TAVŞAN KAFASI : Pandaları tüketim kültürünün acımasızlığına armağan eden, acı yemekleri ve benim favori çin yemeğim olan Gong Bao Ji Ding'in anavatanı Chengdu'dan bir başka lezzet!!! Derisi yüzülmüş olarak sofraya gelen tavşan kafası, gözleri, dişleri ve beyni ayıklanmadan tabakta sizi seyrediyor. Ayrıntılara girmeden sadece fiyatını aktarayım: 8 yuan(2 TL'den az).

2 - İPEKBÖCEĞİ KOZASI : Belki ben de turistlerin düştüğü hataya düşüp bu garip yiyeceği , turistik bir gösterinin parçası sanmış olabilirim. Fakat, ne zamanki çin mallarının yoğun olarak satıldığı mahalle marketlerine alışveriş için gittim, o zaman market tezgahlarında kımıl kımıl bir arada duran bu böceklerin yabana atılmayacağını anlamış oldum. Bol kimyon ve acı biberli servis edilmesi belki tadını maskeliyordur diye umuyor ve 3 yuan'a (75 kuruş) deneyebilirsiniz diye ekliyorum. 

3 - PENİSLER VE YEDEK PARÇALARI : TCM'e (Geleneksel Çin Tıbbı) göre, belirli bir organı yemek, sizin vücudunuzda aynı organa iyi gelirmiş. Pekin'deki Guolizhuang restoranının müşterilerinin çoğunluğunu, yukarıda aktardığım sebepten dolayı, orta yaşlı erkeklerin oluşturduğunu sanmayın; öyle değilmiş. Servis edilen penislerin eski sahipleri  arasında köpek, at, eşek, koç ve geyik başta geliyor. Bunlara ek olarak çift penisli yılan gibi seçenekler de var. Şefin tavsiyesi bütün çeşitleri içeren ve 988 yuan'a (220 TL) satılan bir hotpot (ortada bir tencerede et veya sebze sularıyla, içine etleri atarak kendi pişirdiğiniz bir tür yemek yeme şekli). 

22 Eylül 2010

Rüyalardan...

Osman dayıma ait hiçbir fotoğraf yok elimde.Benden sadece bir yaş büyük Osman dayımın bir tane bile fotoğrafı yok. Ne yazık. Gerekli gereksiz binlerce fotoğraf var elimde. Neden eskiye ait bir tane bile yok.

Hani yıllar önce kaybettiğiniz ya da ne bileyim aranızdaki bağın kopup gittiği insanların yüzlerini unutmaya başlarsınız ya. Kafanızda canlandırmaya çalışırsınız, uğraşır uğraşırsınız, bir türlü olmaz, yapamazsınız. Hepimizin başına gelmiş, hayıflanmışızdır. Benim , Osman dayımın yüzünü unutmam mümkün değil. Sürekli rüyalarıma giriyor. Aslında sürekli diyince, çok sık gibi anlaşılıyor, kastettiğim düzenli aralıklarla yani. Onu kaybedeli oniki-onüç yıl oldu sanırım. Öyle kötü bir anı ki, tam zamanını bile hatırlamıyorum. Son aylarında yüzü çok değişmişti dayımın, kurumuş, avurtları çökmüştü. Ankara'ya bir doktor ziyaretine gelmişlerdi. Kalp kapakçığında bir sorunu vardı. Tıpkı genç yaşta, ardında küçücük bir kızı bırakıp göçen teyzem gibi. Çok zayıflamıştı, oturup kalkarken, çektiği ıstıraptan inliyor, aynı pozisyonda rahat edemediğinden sürekli kımıldanıyordu. Öleceğini biliyordu eminim, gözlerinden okunuyordu. Ama ben o halini , tam da o halini hiç hatırlamıyorum. İşte o zamanki yüzünü bir türlü canlandıramıyorum gözümün önünde.

Osman dayım down sendromluydu (http://tr.wikipedia.org/wiki/Down_sendromu). Dokuz kızının ardından, bir erkek için çırpınan dedem, dayımın doğumuyla mutluluktan havalara uçmuş olmalı. Küçükken hatırlıyorum, sayısı iki elin parmaklarına yaklaşan teyzelerimden, dayımın bu halde ol masından dedemin annesinin sorumlu olduğunu, daha birkaç aylık bebekken çok soğuk suyla yıkamakta ısrar etmesi, sonra hastalanması yüzünden dayımın bu hale geldiğini defalarca dinlemiştim. Sadece dinlememiş, o cadı büyükbüyükanneden nefret ederek büyümüştüm. Teyzelerimden bu kadar etkilenmemin tek sebebi sayıca çok olmaları değildi tabi. Yaşıtlarımın çoğunun yaz tatillerini sayfiye yerlerinde geçirdiği yıllarda, ben her yazımı, yani nereden baksanız iki-üç ayımı Yeniceoba nahiyesini çarşıya yakın yarı kerpiç-yarı taş bir evinde, teyzelrerimden masallar dinleyerek, onların ortaokul veya lise tarih kitaplarını okuyarak, ama en çok ta ya onlardan bir-ikisi ve mahallenin diğer kızlarıyla evcilik oynayarak, Ankara'dan gelen bir erkek olmanın verdiği büyük avantajla mahallede popülerliğin bulutlarında  geçiriyordum. Bunu kimseleri eleştirmek için söylemiyorum. Bu yüzden hayatım boyunca bir eksiklik de  hissetmedim zaten. Çok güzel geçti yazlarım, sonra başka bir yazıda anlatırım. Yine konudan uzaklaşmaya başladım.

Neyse, oğlunda bir sorun olduğunu anlamaya başlayan dedem, son bir kez daha şansını denemiş. Ama heyhat, bu kez de benden bir yaş küçük bir teyzem oluvermiş. Gerçi dedemin bu ısrarı sayesinde, yazlarıma, çocukluğuma damgasını vuran bu "yaz aylarını köyde geçirmeler" olgusuna dedem,  Osman dayımdan sonra Maide teyzem gibi yeni bir oyun arkadaşı kattı hayatıma. 

Osman dayım, şimdi düşünüyorum da, o zamanki koşullar göz önüne alındığında, son derece iyi eğitilmiş, kendi ihtiyaçlarını fazlasıyla görebilen biriydi. Hatta yemek sofrasını kurmak, kaldırmak, gece yer yataklarını sermek gibi görevleri de sabırla yerine getiriyordu. Bu eğitime malesef bir okul eğitimi eklenememiş.

Hatırladığım bir-iki anım var onunla.  İlk aklıma gelen bize  olan düşkünlüğünün başına açtığı bir tanesi. Ben teyzelerimden duydum, aktarıyorum. Herhalde yedi-sekiz yaşlarında olmalıyız. Ankara'daymışız. Osman dayım çok özlemiş bizi. Köyün çarşısına gitmiş. İlk geçen köy dolmuşunu durdurup binmiş, ben Ankara'ya gidiyorum demiş, ancak en fazla Kütükuşağı köyüne kadar inen dolmuş, onu orada indirmiş. O köyde dedemi tanıyan biri geri getirmiş de, dedemlerin cehennem azabına dönüşen arama çabaları sona ermiş. Bir gün de, bunu ilk defa okuyacak annem ve babamdan sıkı bir fırça yemek pahasına yazıyorum, dayımla, metal televizyon dolabının kilitli alt gözünü kanırtarak açıp içinden gizlice aldığımız, dedemin ruhsatlı tabancasını, gömleğimin içine sokmuş, birlikte köyün o zamanlar daha kurumamış olan göletinin kenarına gitmiş, etrafımızı sıkı sıkı kontrol ettikten sonra tabancayı çıkartmış, uzun uzun incelemiştik. Allahtan elimizden bir kaza çıkmamış. Keşke yaşamasaydım, keşke yapmasaydım dediğim anılarımın prehistorik örneklerinden burudur bu yaramazlık. Çünkü sonrasında, bir kaç ay sonrasında yani, dayım bu kez gizlice tabancayı almış, elinde evirip çevirirken, emniyetini açmış, tabanca elinde ateş almış ve kurşun avucunu delmiş. Dayım o kurşunun izini ölene dek elinde taşıdı. Ben hala yüreğimde taşıyorum.

Peki neden giriyorsun durmadan rüyalarıma dayı.?Kaybettiğim onca insana rağmen neden sen. Bir gece, yine girdiğinde rüyama , anlatacak mısın bana sebebini?

13 Şubat 2010

38'inde Memur


















Kaç kaç nereye kadar değil mi? Hem iç hem de dış mihrakların aylardır süren kumpasları sonuç verdi. Oturttular beni masa başına.

Allahtan 2009 yılı içinde konsolosluk kısmında iki kez kısa sürelerde yardımcı görevlerde bulunmuştum da ; aslında pek de yabancı olmadığım yere bu sefer sözleşmeli memur olarak başlamış oldum. Bakmayın oflayıp pufladığıma, işi seviyorum, çalışma ortamımı seviyorum, elimi sallasam birisine mutlaka çarpacağım patronlardan yana zengin sayılırım, işimle evimin arası hızlı yürürsen 45 saniye. Kızım her okul çıkışı uğruyor yanıma birkaç dakikalığına. Eee, bir de işe yarıyor olmanın getirdiği bir tatmin var tabi. Ülkeme hizmet ediyorum, daha ne olsun.

Alışmanın kolay olduğunu söyleyemem. 2001'den bu yana hep kısa süreli işlerde bulunmuştum. Dış ticaret danışmanlığı, rehberlik, çevirmenlik falan.

Of of... Her sabah traş olmak, kravat takmak, dokuz-altı çalışmak.

















Ekim'in 18'i. Havalar fena değil. Soğuklar başlamadan, daha dışarda yapılabilecek bir şeyler bulmak mümkünken, ne yapalım, ne edelim dedik. Paintball mu olsun, yok boyalar üstümü başımı batırır derseniz, onun hani şu lazerlisinden, Lasertag mi nedir, o mu olsun?

Kuzeyde, olimpiyat parkının hemen karşısında devasa bir spor kompleksi var. Onun içinde biraz zor da olsa bulduk aradığımız yeri. Sonuç tatmin ediciydi. Hepimiz eğlendik diyebilirim.


















Pekin'e misafir ablamız gelir de Nanluoguxiang Sokağı'na götürülmez mi? Şu günlerde onbilmemkaçıncısının inşaatının planlandığı metro hatlarından bir tanesi, bu güzel, cıvıl cıvıl sokağın kuzey uçlarında bir kısmını yutacak diye bir şeyler duyup üzüldük.

Havanın da uygun olmasıyla , sevgili gezgin Gülçin Teyze'yi de yanımıza alıp koştuk.

Hep Çinliler mi çektirecek fotoğraf benimle. Bu kez ben hızlı davrandım, bir poz da ben rica ettim.

05 Şubat 2010

Geri Döndüm...

30 Ağustos 2009. Türkiye'deydim. Ankara'da "Taze" de. Sansürlü ülkemde, sansürsüz yazabiliyor, sayfama bir şeyler yazabiliyor, üşengeçliğimden bazen fotoğraflar eklemekle yetinebiliyordum. Ülkemden uzaktayım, evimdeyim. Evim de sansürlü bir ülkede. Seviyorum bu ülkeyi de. Ama, sayfama yazamamak, facebook gibi sitelerde arkadaşlarımı takip edememek, kızımın yeni sökmeye başladığı okuması yazması ile youtube'da "totally spies", "powerpuff girls" gibi çok sevdiği çizgi film karakterlerinin video kliplerini izleyememesi dokunuyordu bana. Neyse, sorunu bir şekilde çözdük gibi görünüyor. Tahtaya vuralım da nazar değmesin. Aslında çok şeyler birikti yazmak için. Fotoğraflar eşliğinde küçük notlarla aktarayım, geçtiğimiz ağustos ayından bu yana neler yaşanmış. Doğrusunu söylemek gerekirse oldukça önemli değişiklikler olduğunu söyleyebilirim.

En başta ben işe başladım, otuzdokuzuma girmek üzere olduğum şu sıralar, ömrüm boyunca uzak durduğum memuriyete yakalandım dostlar. Anlatacağım. 2009'u bitirirken mevsimler, kıtalar, uçaklar değiştirerek Güney Afrika'ya gittik. Yazacağım. Yakında eve dört ayaklı bir yaratık katmayı planlıyoruz. Sırası gelecek.

Of, çok heyecanlı ve mutluyum. Tekrar yazabilmek ne güzel.

29 Ağustos 2009

Nami Çağatay

Sana Bir Tepeden Baktım...

Herkes Hazırsa Başlayalım

Hadi , Çabuk Eve, Oyalanmayın















Zaten biliyorsundur. Her yaz gidersin Ayvalığa. Ara sokaklarının, dar sokaklarının, hala bozulmadığını, turizmin getirdiği şehirli, bencil ve aceleci kalabalıklarının özünü yokedemediğini biliyorsundur. Yaşlı bir akasyanın gölgesinde yürüyen, gözleriyle ayrıntılarını tarıyan fotoğrafçıları görürsün. Nedir aradıkları? Ayvalık'ın ölümsüz ruhu mu? Tozlu dükkanında elindeki pantalonun söküklerini kalın camlı gözlüğü ile tamir eden terziyi mi? Kiliseden çevrilmiş, bahçesinde, duvar dibinde dinlenen, şortlarıyla, terlikleriyle oraya gelen turistleri seyreden yaşlılarını mı? Sakızlı kurabiye satan pastanenin önündeki kalabalıkları mı?

AYVALIK

28 Temmuz 2009

YASAKLAR

Evet, malesef 17 Mart 2009'dan bu yana, Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içindeyken ne bu sayfaya, ne Youtube'a ne de fotoğraflarımı sevdiklerimle paylaştığım Facebook'a erişim olanağı bulamadım. Teessüflerimi ilgili makamlara iletirim, onlar alırlar bu mesajımı.
Neyse, iki ay kadar Türkiye'deyim; bir başka yasaklar ülkesinde yani. Buradayken bir şeyler yazıp, birkaç fotoğraf ekledim, ekledim. Yoksa bu şansı bir daha ne zaman yakalarım bilmem.

17 Mart 2009

TAYLAND - 5

Çinlilerle ortak bir özellikleri var bu Taylandlıların. Bilmiyorum , belki de bütün güneydoğu asyalılarla aynı bir özellik belki. Yemek evde yapılmıyor, dışarda, köşe başındaki tezgahta yeniyor. Böylesi daha kolay, daha ucuz hatta. Bangkok'un sadece turistik yerlerine özgü sanmayın sakın bu durumu. Turistlerden uzaklaşıldıkça daha çok bile görebilirsiniz bu tezgahları. Tropik meyveler, kızgın yağda kızartılmış deniz ürünleri, muzlar, hamur işleri vs. Pekin'de, buna benzer yerlerde bir şeyler yiyebilmek, benim gibi pisboğaz birisi için bile zor iken, Bangkok'ta daha cesur ve istekli olduğumu söyleyebilirim. Bir kere, en başta meyveler bir harika. Benim favorim her zamanki gibi mangosteen. Ama lychee (ya da ramboutan), minik muzlar, elma+armut karması meyveler ve daha ismini bilmediğim meyveler arasında , insan hangisini yiyeceğini şaşırıyor.

Biz de bir saat kadar sürecek nehir gezimizin az öncesinde bu envai çeşit meyden torbalarla alıyoruz.



07 Mart 2009

TAYLAND - 4


TAYLAN - 3

















TAYLAND - 2

eya

O gece uykumuzu aldık. Hem de yol yorgunu olmamıza, iklim değişikliğine rağmen. Kolay mı; arkamızda karlı bir Pekin bırakıp sıcak Bangkok'a inmek. Neyse, ertesi sabah dokuzbuçuk gibi Eddy geldi, taksiye atladık. İlk durak Krallık Sarayı. Ben bermudalıyım, sarayın kapısında üzerimi değişeceğim. Saraydan içeriye kolsuz tişört, atlet, göbeği açıkta bırakan giysiler, şort veya bermuda, yırtık pantalon, tayt veya mini etek gibi , bu önemli yere saygısızlık olarak kabul edilen giysilerle girmek yasak. Akşamları giyerim diye getirdiğim yegane bir kot pantalonum vardı, onu giydim. Otuz küsur derecede onunla dolaştım valla. Gerçi sarayın bahçesine hepsi bir örnek gri keten pantalonlu turistler görünce anladık ki, az

bir paraya kapı girişinde şortunuzun, bermudanızın üzerine giyebileceğiniz, sizi ter ve pişik içinde bırakmayacak pantalonlar satın alınabiliyormuş. Aşkolsun Chiang Mai'lı Eddy, neden söylemedin bunu.

Muhteşem bir yapı. Çeşitli tapınaklar, sunaklar ve son derece düzenli ve temiz bir bahçe. Her ulustan yüzlerce turistin içinde, onlarca poz fotoğraf çekerek ilerledik. Tek kare alamadığım mekan, saray kompleksinin içindeki Emerald Buddha tapınağı oldu. Onun dışında mavi gökyüzünün de sağladığı ışıkta güzel pozlar çekmek kısmet oldu.

02 Mart 2009

TAYLAND - 1


Önce yağmur yağdı, kurak geçen bir kışın, ardından. Sonra kar yağdı. Birbuçuk yıldır Pekin'in havasını tanımış olmanın şımarıklığı ile , sabah görünce karın başladığını, bu kar tutmaz dedim. Aynı günün öğleden sonrası, acaba açık bir lastikçiden birkaç günlüğüne kar lastiği alabilir miyim diye kendime soruyordum. Neyse, ben nasıl olsa bir-iki güne kalmaz Bangkok'a uçuyor olacağım dedim kendi kendime.

Eksi bilmem kaç derecedeki bir Pekin akşamında havalandık Air China'nın bilmem kaç uçuş numaralı uçağı ile. Yanımıza aldığımız beş kitaptan ilkine hafiften başladım uçakta: KARA DEVRİM. İsmini ilk duyduğum Alp Atalar'dan Türkiye'nin İran'dan bile beter bir şeriat devriminin ardından sonraki dönemine ait bir roman. Bir solukta yarıladım kitabı , daha Suvarnabhumi Havaalanı'na varmadan. İner inmez yüzümüzde hissettik otuz küsur derecelik sıcaklığı ve rutubeti. Eddy bekliyordu hemen çıkışta. İsmail Albay'ımın bizden önceki Tayland gezisinde tanıştıkları turist rehberi Eddy. Daha sonraki günler biz de çok sevecektik onu, ama tabi o an bunları nereden bilecektik değil mi? Bizi bir üst kattaki çıkış kapısından çıkartıp, daha ucuz ve taksimetreli bir taksiden faydalandırarak ilk maharetini sergiledi rehberimiz.

Akşam çökmüştü şehrin üzerine. Bu yüzden pek bir fikir edinemedik Bangkok üzerine. Olsun, ne kadar geniş bir alana yayılmış olduğunu anlamak için gün ışığına ihtiyaç yoktu. Didem, yaklaşık on sene önce gelmişti buralara annesiyle. O zamandan bu yana altı milyondan oniki milyona çıkmış nüfusu şehrin, Eddy'nin yol boyu bize aktardığına göre. Sekseniki yaşındaki Bhumibol Adulyadej'in altmışüç yıldır kral olarak hüküm sürdüğü ülkenin nüfusu altmışiki milyonmuş. O konuşurken ben zehir soluduğumuz Pekin havasından sonra, daha ineli bir saat bile olmamış iken ne kadar rahat nefes alabildiğimi düşünüyordum. Otele yaklaşırken ilk kez yüzleştik Bankok trafiği ile. Ki dört gün sonra Floating Market'ten şehre dönerken daha iyi anlayacağımız bir trafikten bahsediyorum. Her ne kadar Taylandlı sürücüler, Çinlilere oranla çok daha iyi araba kullanıyor olsalar da, yolların darlığı ve şehrin dağınıklığı karmaşayı artırıyor.

Neyse , biz otelimize vardık, Eddy'ye bir ertesi güne kadar veda ettik. Eşyalarımıza odamıza bıraktık. Kendimizi, otelin de bir parçasını oluşturduğu alışveriş merkezine attık. Açtık, bense Thai yemeklerine açtım. Hemen küçük ve mütevazi bir restorana oturduk. Siparişlerimiz verdik. Didem'in Thai mutfağından hoşlanmamasına, Lara'nın ise yaşı itibariyle acıdan hazzetmemesine rağmen beni kırmadılar. Bana göre müthiş bir yemekti. Gözlerimdeki acı(!) ve mutluluk yaşlarını üstünkörü silip, biraz dolaşmak üzere koridorlara vurduk kendimizi. Arkasından otele dönüş ve ertesi güne hazırlık.