03 Kasım 2007

Yine Wangfuijing.


Sayılarının geçmiş yıllara oranla azaldıkları söylense de her taraf bisikletlerle dolu. Sepetliler, elektrikliler, eskiler, yeniler.

Taze kızarmış deniz atları.


Wangfuijing'in sonundan sola dönünce hemen karşı kaldırım boyunca 200-300 metre kadar uzanan çeşitli çin tarzı fast-food (weird food) standları var. Yanda fotoğrafını gördüklerinizin yanında deniz yıldızları, tanımadığım böceklerin larvaları, yılan etleri, çekirgeler, akrepler vs. kızartılmış yiyeceklerle dolu.

Yorumsuz

Wangfuijing 'in Girişi.


Sokağın bir bölümü araç trafiğine kapalı. Sağlı sollu mağazalar, alışveriş merkezleri vs.

Sezin ve Güneş

Şükürler olsun ki, en az bizler kadar, yemekten zevk alan bir çiftle karşılaştık. Amin.

02 Kasım 2007

İlk alışveriş

Bir Xinjiang Lokantası

Olimpik Stadyuma oldukça yakın bir lokanta ve şişleri meşhur.

Evin ilk halleri

Birbirlerine Küs Anne Kız

Her Tarafı Dolduran İnşaatlara Çarpıcı Bir Örnek

Öyle ilginç, bulmaca gibi bir eğimi var ki şaşarsınız. En üst noktaları sadece 40 saatte ve soğuk bir havada birleştirilmek zorundaymış. Discovery Channel'da inşaat aşamalarının belgeselini göstermişler.

PEKİN'DEN İLK MERHABA


Ankara'dan Pekin'e İstanbul aktarmalı ve bol gecikmeli bir şekilde uçtuk. İstanbul'dan bindiğimiz THY uçağı son derece konforlu olsa da, aynı şeyi ne uçuş ekibi için ne de koltuk aralıkları için söylemek mümkün. 9 saatlik bir uçuş, düşünmek için de iyi bir fırsat oluyor. Nereye gidiyoruz biz. 4 yılımızı nasıl bir yerde geçireceğiz. Pekin sokakları da bu uçağın içi gibi kokuyor. Nasıl bir hayata nasıl bir geleceğe doğru yol alıyoruz tam bilemiyorum. Ayaklarımı bir yere sığdıramadığımdan uykusuz iniyoruz alana. Hemen uçak çıkışında karşılanıyoruz. Dışarda pırıl pırıl bir hava. Sıcak sayılır.

Havaalanı ekspres yolundan , elçilik yerleşkesinin olduğu 3. Ring bölgesine gidiyoruz. Pekin'i dört bir tarafından çevreleyen bu çevre yollarından-ringlerden altı adet var. Birincisi, kentin tam göbeğindeki Yasak Kent'in çevresi sayılıyormuş, söyleyenlerin yalancısıyım.

Elçiliğe varıyoruz. Kapıda 24 saat , bir yükseltinin üstünde bekşeleyen, yaşı çocuk sayılabilecek bir asker. Her elçiliğin girişinde beklemedeler. İzlemesi zevkli, hele nöbet değişimlerinde. Bahçe büyük, arka tarafta lojman ve bizi 1 hafta kadar ağırlayacak olan misafirhane dairesi. Yerleşiyoruz. Daha ilk gün ama, hemen akşam bir yemeğe davetliyiz. Bir Hot Pot lokantası. Herkesin önüne bir ısıtıcının üzerinde birer kap geliyor. İçinde çeşitli otlarla dolu bir su kaynıyor. Masanın ortasında camdan ve dönebilen bir kısım var. Garsonlar buraya tabaklarla, sebzeler, noodlelar ve çok ince dilimlenmiş etler getiriyorlar. Siz bunlardan dilediğinizi alıp kaynayan suya bırakıyor, 5 dakika falan sonra çubuklarla mideye indiriyorsunuz. Hem lezzetli hem de eğlenceli bir yemek.

Bugün buraya varalı 2 hafta oluyor. Bu iki hafta, sadece bir koltuk takımı, fırın ve buzdolabından müteşekkil dairemizi, döşemekle, alışverişle geçti. Tek söyleyebileceğim, fiyatların Türkiye'nin çok çok altında olduğu. Dört yılın az bir süre olmadığını düşünerek, güzel ve dayanıklı şeyler alalım istedik, masraftan kaçınmamaya çalıştık. Yine de çok ucuza geldiler diyebilirim. Ziyaretimize gelenler görebilir.

Şehirin alışveriş yapılan yerleri hariç bir yerini göremedik. Mobilyacılar, beyaz eşyacılar, marketler ve restoranlar yani. Taksiler de ucuz. Açılışı 10 RMB'den yapıyorlar ki 1,5 YTL ediyor. Bir gece Tiananmen Meydanı'na uğrayabildik. Lara uçurtma uçurdu. İnsanlar da hem onu hem bizi seyrettiler. Bu seyretme olayı çok komik oluyor. Malum, herkes çekik gözlü ve düz saçlı. Kıvırcık Lara ilgi çekiyor. Bir de bazen kıyafetlerinden taşradan gelmiş oldukalrı anlaşılan birkaç Çinli gelip benim önüme dikiliyorlar ve beni yarı şaşkınlık yarı korku dolu gözlerle izliyorlar. Yani, şöyle bir kükreyip bir adım atsam kaçacaklar, belli.

İlk izlenimlerimiz olumlu. Doğal olarak insan burayı, hem vatanıyla hem de diğer tayinleriyle karşılaştırıyor. Görkemli bir şehir diyebilirim. Hem estetik, hem ultra modern. Çin Mucizesi neymiş anlıyorsunuz. Dev uyanıyor diyorlar ya, çoktan uyanmış bile.

Neyse, internete kavuşalı bir buçuk gün oldu. Daha uzun yazarım ve analatırım neden neredeyse hiç bir Çinlinin teyzesi, halası, dayısı ve amcası olmadığını, Sarı Ejderha'yı.

26 Eylül 2007

Türkiye'ye Veda Hazırlıkları


Daha ben İspanya izlenimlerimi bitiremeden, anlatamadan, sayfanın adına yakışan bir şekilde yollara düşmüştüm bile. İspanya dönüşü, Ayvalık, sonra Truva ve Gelibolu seyahatleri, İstanbul'a ve doğduğum kasaba Yeniceoba'ya veda ziyaretleri, en son olarak da eğitim dalışlarından sonra malesef 15 ay kadar ara verdiğimiz dalışlara geri dönmek için gittiğimiz Kalkan.

Yazacak çok şey var her biri ile ilgili, ancak, şu sıralar çok yoğun geçiyor. Lara'nın Pekin'de gideceği Lycee Français de Pekin'e kaydını yaptırdık. Tabi, okul ailede Franszıca bilen biri olmasını kayıt için ön şart koşmuştu. Bizim dili öğrenmeye hevesli olduğumuzu duyunca yaptılar kaydı. Ancak geçen ayın sonunda ben 1 kur Fransızca kursu almak için TÖMER'e başvurdum bile. Dün de sınavımı başarılı olarak geçip ilk kuru tamamladım. Tamamlanması gereken bir dolu iş var. Kredi Kartlarının bir kısmı iptal edildi. Notere gidildi vekaletnameler için. Cep telefonları ve digitürk abonelikleri bitirildi. Taze vesikalık fotoğraflar çekildi beyaz fona. Pasaport için başvuruldu. Yapılması gereken, hepatit ve grip gibi aşılar var. Lens takviyesi için göz doktoruna gidilecek. Lara'nın göz muyenesi tekrarlanıp yeni gözlük alınacak. Evdeki kırık iki sandalye tamir ettirelecek.

Yarın, üniversite grubuyla son kez yemeğe çıkacağım. Şimdilik Demet, Leman, Tuğrul Cem, Mustafa, Hakan ve Oğuz Göl gelişlerini teyit ettiler. Tolga, Şule ve Şakir'den haber bekliyoruz. Havva ve Eser mazeretleri yüzünden, Mübin de Adana'da olduğundan gelemiyorlar. Leyla'yı tekrar arayacağım.

Bir aksilik olmaz ise, Pekin'de daha fazla yazmaya çalışacağıma söz veriyorum.

05 Ağustos 2007

Cem, Joaquin ve Bubelo...

Hotel Milenio-ELCHE, Cem ve ben...

Madrid-Alicante treni...

ELCHE / ELX ÜZERİNDEN İSPANYA GÖZLEMLERİ 1


Sevgili Cem Tanrıkulu ile geçtiğimiz şubat ayı gibi Antalya'da tanışmıştık. Şık ayakkabı dükkanları olan ve sektörde yirmi yıla yakın deneyimi olan Cem, kalabalık bir ailenin üyesi. Şubat'ın Antalya'yı bile etkisine alan o soğuk günlerinde, çok güzel bir üç gün geçirtmişti bana. Kafasına koymuş, yurtdışında bağlantılar kurmak, hatta belki bir şirket sahibi olmak istiyor. Önce Arjantin ağırlıklı bir Güney Amerika projesi vardı konuştuğumuz. İlgisi sadece iş yüzünden değil, sanki Latin kültürüne de çok sıcak gibi.

Aradan , hiçbir iletişim kurmadığımız birkaç ay geçtikten sonra tekrar konuştuk ve bana İspanya ile ilgili projesinden bahsetti. Çok ilgimi çekti açıkçası. Benden İspanyolca çevirmenlik için destek istdi, hiç düşünmeden kabul ettim. Avrupa'da üretilen ayakkabıların yarısına yakını İspanya'nın güneydoğusunda Alicante'nin 15-20 km güneyinde Elche isimli bir kasabada ve çevresinde üretiliyormuş. Hedefimiz işte bu 300.000 nüfuslu küçük şehir.

Temmuz ayının 18'inde ben Ankara'dan, o Antalya'dan uçarak İstanbul Atatürk Havalimanı'nda buluştuk. İkimizi ve giydiklerimizi görenler, tatile çıktığımızı sanabilirdi. Cem'in uyarısı üzerine rahat ve yazlık şeyler giymiştim. İyi ki de öyle yapmışız, önümüzdeki bir hafta boyunca İspanya mevsim normallerinin oldukça üstünde bir sıcakla ve rutubetle boğuştu.

Havalimanında, oy vermeyi denedim, ama sandığım belli olduğu için ve yurt dışında yaşamadığım için oy kullanamadım. Neredeyse 8-9 yıldır oy vermek kısmet olmadı zaten.

Ucu ucuna uçağa yetiştik. Boş yer çoktu, Cem birazdan uyuyabilmek için arkalarda bir yere geçti. Ben kitap okudum, Skylife dergisine göz gezdirdim, ilk defa THY ile ülkelerarası uçuş yapmanın keyfine vardım. Servis gayet güzeldi.

İspanya saati ile 14.25'te Barajas'a indik. Çok şık bir havalimanı, hem estetik, hem kullanışlı. Metro hattı ile şehir merkezine kolayca ulaşabiliyorsunuz. Biz, RENFE adlı tren firmasının, havalimanındaki ofisinden Madrid-Alicante-Madrid gidiş-dönüş biletlerimizi aldık. En alt kata gidip, tren istasyonuna, yani Est. Chamartin'e gitmek üzere metroya atladık. Nuevos Ministerios durağında hat değiştirip istasyona ulaştık. Trenin kalkmasına çok vardı, bir Burger King'te hamburgerlerimizi yedik. Çalışanların güney amerika aksanları hemen belli oluyordu. Zaten , daha birkaç saattir burada olmamıza rağmen, etrafta oldukça fazla göçmen farkediliyordu. Özellikle Peru ve Bolivyalılar hem koyu tenleriyle hem de vücut yapılarıyla kolayca ayırtedilebiliyor.

Kalkış saati geldiğinde vagonumuza yerleştik. Bizim ülkemizdekilerle karşılaştırıldığında, çok konforlu ve dakikler. Hızlı tren olmamamsına rağmen 100-150 km/saat arasında bir hızla gittik. Klimalı, kapalı devre DVD yayınlı vagonlara bayıldım valla. Yol boyunca sağlı sollu üzüm bağlarını seyrettik. Yolcuların büyük çoğunluğunu neden bilmem elli yaşın üstündeki insanlar oluşturuyordu.

Gece 22.40'ta Alicante'ye vardık. Bizi, Cem'in orada birlikte çalışacağı Joaquin ile onun kayınbiraderi Bubelo karşıladılar. Araba ile onbeş dakikada Elche'ye vardık. Otelimize eşyaları bırakıp, bir şeyler yemek üzere birlikte dışarı çıktık. Hoş bir restoranda oturduk. Deniz ürünleri ağırlıklı bir yemek ve Sangria ile keyfim yerine geldi ve yolculuğun ve sıcağın verdiği yorgunluktan bir nebze olsun kurtuldum. Joaquin'in babası Bata ayakkabılarının Çin sorumlusu imiş, ortak bir nokta bulunca sohbet de ısındı. Masamıza servis yapan garson Türk olduğumuzu görünce, okumakta olduğu kitabı tezgahın arkasından çıkarıp getirdi. Orhan Pamuk ve İstanbul. Kitapta aldığı notları, İstanbul'u görmemiş olsa bile, sanki oraları çok iyi tanıdığını anlattı. Gururlandım.

Otele dönüp, çantalarımızı boşaltıp hemen yattık.

27 Haziran 2007

Aksaray'da Sıcak Bir Gece


Pazar gecesi geldim, Balküpü Şeker Fabrikası'nın bir nevi misafirhane gibi kullandığı özel öğrenci yurduna. Gayet temiz, düzenli ve yeni bir bina. Güleryüzlü yöneticileri var. Aşçı da yeni değişmiş; geçen iki ziyaretimde olduğundan lezzetli ve bol yemekler yiyebiliyorum. En yakın alışveriş mekanı, Aksaray-Adana karayolu üzerindeki bir benzinliğin küçük marketi. Yurdun , şehrin Konya yolu üzerindeki dış mahallerinden birinde olması yüzünden , akşam yediden sonra yapacak bir şeyiniz olmuyor. Televizyon, yemekhanenin de bulunduğu zemin katta. Yemek de saat yedi bilemedin yedi buçuk gibi bitince, geriye odada kitap okumaktan başka bir şey kalmıyor. Sağolsun Selim Abi sayesinde, -kulakları çınlasın- er Can'ın bilgisayarı, hem fabrkada iş saatlerinde yaptığım İspanyolca çevirilerde, hem de akşamları yurtta hayatımı renklendirdi. Biraz önce de internet bağlantısı yapabileceğim bir odaya taşındım, değme keyfime.

25 Haziran 2007

KASIM'DA PEKİN'DEYİZ...

Aslında yazılacak tonla şey var. Ama, yine klasik tembellik nedeniyle kısa bir özet vereceğim.

Geçtiğimiz Mart ve Nisan aylarında, yaşadığım ilginç ve yorucu Hızlı Tren macerasından sonra, İspanyolca çevirmenliği ünvanını daha sık kullanmaya başladım. Şansım açıldı. Bu senenin başlarında, Antalya'ya gitmiş, ayakkabı sektörüyle meşgul bir işadamı olan Cem Bey'le tanışmış ve onun İspanya ve Latin Amerika pazarları ile ilgili projelerinde çevirmen olarak çalışmak üzere sözleşmiştim. Ancak birkaç ay kendisinden bir haber alamayınca, projelerin ertelendiğini düşünmüştüm. Bodrum'da Didem ve Lara ile tatildeyken aradı, düşündüklerinin Latin Amerika kısmını şimdilik sonraya bıraktığını, İspanya'daki bir fuara katıldığını ve Elche(Elxe) şehrinde bir firma kurmayı planladığını söyledi. Sanırım temmuz ayı ortalarında birlikte oralara bir ziyaret görünüyor.

Şu satırları , son bir ay içinde 3. kez geldiğim Aksaray'dan yazıyorum. Polatlı'da birlikte çalıştığım çevirmen arkadaşım Mert, buradaki Balküpü Şeker Fabrikası yöneticilerine beni tavsiye etmiş. Fabrika, İspanya'dan sökülmüş ve burada Aksaray'ın 35 km dışında yeniden inşa edilmiş bir süre önce. Bir kez bir İspanyol mühendis için, bir kez de yazılı teknik dökümanlar için geldim. Bugün elektrik projeleri ile ilgili çeviriler yapıyorum. Yarın bir haftalığına iki İspanyol mühendis geliyor. Bir tanesi daha önce de çalıştığım Juan Hermida.

Özetin sonunda ise büyük haber. İkinci tayin noktamız sonunda belli oldu. Çin'in başkenti Pekin. Bir aksilik olmazsa Ekim ayı ortalarında önümüzdeki 4 yılımızı geçireceğimiz evimiz olacak. Lojmanı olması şimdilik en önemli avantaj. Çince ise en önemli sıkıntı. Lara'yı vermeyi düşündüğümüz Fransız okulunun aileden birisinin Fransızcayı biliyor olması veya en azından öğrenmek istiyor olması şartı nedeniyle Fransızca da öğrenmeye başlayacağım.

Neyse, bu sefer bizi Arjantin'deyken ziyarete gelmeyenlere duyurulur.

NOT: Çin ve Pekin ile ilgili ayrıntılar ilerde.

22 Mayıs 2007

Fernando, Hızlı Tren ve ben...


Justo Carretera - Un Hombre de Extremadura


Son üç hafta beraber çalıştığım ve yaşadığım kötü günleri unutmamda faydası olan sevgili Justo.

Fotoğrafı çeken: Mert Yağcı
Taşeron firmanın, inanılmaz renkli, hazırcevap, cin fikirli ama çalışkan ekip şeflerinden Mükerrem-Mükremin.

Fotoğrafı çeken : Mert Yağcı

Gerçekten zorlu hava şartlarında çalıştık hep birlikte. Soğuklar, çamurlar, sürekli geçen kamyonlarla kalkan tozlar, sıcaklar, yazı beklemeden ortaya çıkan yapışkan sinekler, bizleri Polatlı-Sivrihisar arasında , Orta Anadolu'nun bu bereketsiz topraklarında zorladı.

Bu da Mert...

Diğer çevirmen arkadaşım Mert.

Uzun Bir Aradan Sonra...

Hayatımın en zorlu, en yorucu iş deneyimden çıkalı neredeyse üç hafta oldu. Ancak, eski hayatıma adapte olmam bayağı uzun sürdü. Kelimelerle anlatılamaz bir 2 ay geçirdim. Güzellikleriyle, şanssızlıklarıyla, kazalarıyla, yeni dostluklarıyla dolu bir iki ay. Her gün aklıma şunu da yazayım dediğim yüzlerce şey geliyordu.

Nereden başlayayım bilmem ki. En baştan tabi.

Üyesi olduğum bir mesajlaşma grubundaki telefonu arayıp, "İspanyolca çevirmeni arıyormuşsunuz?" dememle başladı herşey. Telefondaki Didem Hanım'la ise hemen iki gün sonra tanıştım. Polatlı'da bir ofisi olan bir İspanyol firmasına gittim. Didem Hanım, beni proje müdürü Fernando ile tanıştırdı. Ne projesi mi? Ankara-Eskişehir Hızlı Tren Projesi. Yeri gelmişken belirteyim ki. Bir diğer sekreter Ayşegül Hanım'la birlikte, Didem Hanım ve Fernando, benim çok zor anlar yaşadığım zamanlardaki destekleri, defalarca işi bırakma kararımdan dönmemdeki en önemli etkenlerdi. Eğer bu sayfaları okuyorlarsa yürekten sevgiler.

İlk gün, daha sonra beş haftamı geçireceğim insan müsvettesi Paco ile çalışacağım söylendi. Şimdi uzun uzun onunla geçirdiğim rezil günleri yazmak istemiyorum. Çünkü tekrar tekrar yaşamak istemiyorum o kötü şeyleri.

En iyisi burada güzellikleri paylaşmak. En başta böyle muhteşem bir projenin, çok küçük de olsa bir parçası olmak son derece gurur verici. yapılan iş çok zorlu, çok zahmetli ve çok ince. Yani kısacası bir sürü "ÇOK" var içinde.

25 Şubat 2007

Weblog özürlü olmak...


Söylüyorum da kimseyi inandıramıyorum ki. Tembelim kardeşim, tembel. Ha, son altı yıldır çalışmadığımdan değil ; ondan çok önceleri de
hatta Abbott'ta çok yoğun iş temposu içinde koştururken bile tembellik kanımdaydı.

Günlerdir, itiraf edeyim, iki aydır tek kelime yazmamışım sayfaya. Sadece okuduğum kitapları güncellemişim. Sanki sık sık yazıyormuşum gibi, iki yeni sayfa daha hazırlamışım.

Peki son iki ayda ne oldu. Aralık ayı sonlarında biten BAŞATDER'deki yemek kursunda, gönüllü şef asistanı olarak çalışmaya başladım. Şubat'ın başına kadar beş ayrı şefle birlikte olma şansını kazandım. İnanılmaz şeyler öğrendim. Bir sürü insanla tanıştım. Dernek yönetimi ile çok yakınlaştım. Sekreterlerinin ayrılmasından sonra birkaç gün sekreterlik bile yaptım. Yeri geldi bulaşık yıkadım, yeri geldi yemek notlarını yazıya döktüm. Türk ve Dünya mutfağından yemekler ve tatlılar öğrendim. Unlu Mamuller dersinde su börekleri, mekik kekler, poğaçalar tattım. Kilo almamak için yoğun bir mücadele verdim ve az da başarılı oldum. Son derece zevkli günler geçirdim kısacası. Sheraton Hotel, Keklik, Budakaltı, Etap Altınel Otel, Hotel Ambassadore ve Wok gibi gözde yerlerin şefleriyle mutfağı paylaşmak çok şeyler kazandırdı doğal olarak.

Diğer önemli gelişme ise, 4-2-4 'lerin ikinci dördü için yaptığımız tercihlerdi. Önümüzdeki dört yılı büyük ölçüde belirleyecek olan listeden sekiz destinasyon seçtik. Tabi Arjantin 'den geldiğimizden dolayı, bu kez daha zor yerler arasından yaptık seçimlerimizi. Tabi seçim sınırları daralınca, çok da zorlanmadık diyebilirim.

Nisan ayı gibi belli olacak bir sonraki durak. Hemen paylaşacağım bu sayfada sonucu. Şimdilik tek söyleyebileceğim doğu yarımküreden bir nokta olacağı.

26 Aralık 2006

Yorgun Savaşçı - Kemal Tahir


Ben böyleyim işte. Herkesin okuduğu, bir nevi klasik sayılan, meşhur kitapları ancak kendime göre sırası geldiğinde okurum. Bunun tek nedeni ise benim arsız mı arsız kitap açlığımdan başkası değil tabi. Bu nedenle yerli yabancı pek çok klasiği ya yenilerde okumuşumdur, ya da hiç okumamışımdır bendeniz.

Dizi haline TRT tarafından bir zamanlar çekilip, sonra barbarca negatifleri yakılan Yorgun Savaşçı da o kitaplardan biri. Daha öne dokuz kitabını okuduğum ve bence değil Türkiye'nin, dünyanın en büyük yazarlarından biri olan ve de ne yazık ki asıl tanınması gereken dünyada hiç tanınmayan Kemal Tahir'in, bence okuduklarım arasında en güzel kitabı. Yer yer uzun diyaloglarla, başta olayların etrafında geliştiği kahramanı Cehennem lakaplı Topçu Cemil Yüzbaşı olmak üzere karakterlerin ağzından, hayata ve döneme ait bir çok eşsiz yoruma yer vermesiyle, bence diğer kitaplarından uzak ara farklı bir kitap. İstanbul, Bandırma, Akhisar, Manisa'ya yakın bir köy ve Bursa arka planlarında geçen roman, Kurtuluş Savaşı'nın az öncesi ve az sonrası, İstanbul ve Anadolu'daki durum genel hakkında son derece keskin, tarafsız ve dürüst bir betimleme yapıyor.

Anlıyorsunuz, aslında nasıl çetin şartlar altında bir mücadelenin verildiğini. Hele halkın, gönülsüzlüğünü, hatta yer yer karşı çıkışını Kuvayı Milliye'ye. Dahası o dönemdeki şartların ve geri kafalı insanların, nasıl günümüzde de bu kadar güçlü olduklarının izlerini apaçık görüyorsunuz ve üzülüyorsunuz.

Hele, Cemil Yüzbaşı'nın, İstanbul'da kaçak olduğu son günlerde, sahte bir isim altında birkaç gününü geçirdiği bir çeşit subay bakımevinde geçen bazı sahneler var ki inanılmaz derecede güzeller. Okurken Dostoyevski'den, Puşkin'den sayfalar geliyor gözünüzün önüne.

24 Aralık 2006

Kafamdaki Şarap Dumanları

Şarkı sözlerini ezberlediğim çağlardı. Çok eski demektir bu, abartıyor sanmayın. Ben çok da fazla ezberlemem şarkı, türkü sözlerini. Bir kıza aşık olmuştum Ezginin Günlüğü ile. Tracy Chapman ile bir başkasına o günler. Küçük, beyaz kağıtlara karalıyordum resimlerimi. Ve sonra hediye ediyordum birilerine.

Bu birileriydi benim dünya üzerinde bir yer işgal ettiğimin kanıtları. Okula yürüyerek giderdim, yürüyerek gelirdim akşam karanlığında. Samsun Asfaltı'nda, ortadaki refüjde yürürken bağıra bağıra söylerdim ezberlediklerimi. "Haziran'da Ölmek Zor". Bilmem hangi parayla, nereden aldığım basit bir de walkmanim vardı son senelerinde okulun. Günlük yazardım, şimdilerdeki gibi üşenmezdim. Yazacak ne çok şeyim olurdu. Durup durup birisine, birşeye aşık olurdum. Sonra gelsin şiirler. Minicik penceremden görünürdü Telsizler Mahallesi'nin herhangi bir otobüs durağı. Bir de anılarımın o ünlü iğde ağacı. Aşık olduğumun ne zaman farkına varırdım biliyor musunuz? İşte o iğde ağacının, mis gibi kokan çiçeklerinin kokusunu aldığımda. Yakınında olmadığımda bie hissederdim o bayıltıcı kokuyu. ne oldu şimdi acaba o ağaca?

Gecelerim kabuslarla dolu olurdu bazen. Hemen kalkar ve kitap okumaya çalışırdım. Deliler gibi kitap okuduğum zamanlardı o günler. Oğuz Atay da işte o günlerde girmişti hayatıma. Walkmanimin sesini sonuna kadar açtığım, kendimi "toplumun sokağa tükürdüğü biri" gibi hissettiğim, yapayalnız-kalabalık günlerdi. Anlattıklarımın altında hafiften bir gurur hissettiğinizi biliyorum. Ama gurur değil inanın. Yaşanmış, geri alınamayacak şeyler onlar. Onlar olmasaydı, bu ben olur muydu? Hayır.

Tertemiz ders notlarım vardı. Herkes benden fotokopi almak isterdi. Son senelerinde okulun, bu düzen sayesinde geçtim dersleri. Bir de son gece ders çalışmaları. Bir de acı gibi mocca kahveler. Sabahlardım, kalkar sınava giderdim, öğleden sonra kız arkadaşımla buluşur, okulun bahçesinde çimlere oturur, uyuyakalırdım.

Şarkı sözlerini ezberlediğim çağlardı.

15 Aralık 2006

Şule ile Demet

Havva ve Mübin

Eser...

Manu Chao - Desaparecido

Bilmiyorum neden yüzüme yapışmıştı o gülümseme, gecenin bir yarısı dolmuşla eve giderken. Ta Hoşdere Caddesi'nin sonlarına kadar silemedim yüzümden. İçtiğim iki kadeh rakıdan mıydı, yoksa senelerdir göremediğim arkadaşlarımı görmekten mi? Kocaman bir oh çekmişim sanki, o kadar rahat girdim yatağa o gece. Aralığın yedisi, yıl ikibinaltı. Yer: Mülkiyeliler Birliği. Bu kez bayrağı ele alıp, bizi bir araya getiren , sevgili Demet. Gecenin sürprizleri: Havva, Eser, Şule ve Mübin. Eser dışındakiler de benim gibi çoluk çocuğa karışmış. Kiminin oğlu, kiminin kızı, evlerinde beklediler o gece onları. Ama onlar bize söz vermişlerdi. İyi ki de söz vermişler; uzun zamandır geçirdiğim en güzel gecelerden biriydi. Güldük, eğlendik, bazen tatsız bir habere üzüldük, birbirimizin cep telefon numaralarını kaydettik.

Johnny Cash - Ghostriders

Yemekler de güzeldi. masanın etrafını çeviren biz on kişi, daha ilk dakikadan o kadar çabuk unutuverdik etrafımızı, kahkahalar, yüksek sesle sohbetlerin restorandaki diğer masaları nasıl rahatsız ettiğini farketmedik. Zaten bir süre sonra, boş masalar da dolunca, kimse bizi umursamadı.

Elvis Presley - You Are Always On My Mind

Şakir, Konya'daymış iş için yetişemedi. Tolga'ya geç ulaşabildi Mustafa. Tuğrul, Polatlı'daydı. Leyla'yı ise geç akıl edebildik. Fakülteden arkadaşların toplanmaları artarak devam edecek.

Toplantılarımız sürüyor, sürecek...

Soldan Sağa:

Cem, ben, Eser, Havva, Mübin, Leman, Mustafa, Hakan, Şule ve Demet.

19 Kasım 2006

İç Dökme...

Neden görüşüyorum ya da görüşmeye çalışıyorum bütün arkadaşlarımla? Uzun zamandır, kimileriyle on küsur senedir görüşmediğim arkadaşlarımla. Yanıtı önemli mi bu sorunun? Gerekli bir soru mu yoksa gereksiz mi? Ee, insan beş seneye yakın bir süredir neredeyse hiç çalışmamışsa ve bir sürü boş zamanı varsa, yılda kırktan fazla kitap okumak, ikibin şarkılık bir mp3 koleksiyonunu dinleyerek yürüyüşler yapmak, bir sürü favori tv dizisini takip etmekten başka şeylere de vakit bulabiliyor işte. Ne mi, tabi ki kendiyle başbaşa kalıp, ilgili ilgisiz, binlerce şeyi düşünmek, içinden konuşmak. Hatta bu içsel sohbetler o kadar yoğunlaşır ki bunalırsın, unutmamak için, onlarda edebi bir değer de olabileceğini düşünerek-umarak kendine bir ses kayıt cihazı hediye ettirirsin. Kafandaki düşünceler, acayip maymun iştahlıdır. Herkesi, herşeyi yiyip bitirmek ister bazen. Bazense duvarın dibine çömelip saklanmak, içine kapanmak, tam bir sessizlik ister.

Bir kere ulaşınca onlara, tekrar görüşebilmek için çabalayacak mıyım ilerde? Yoksa sadece içimi mi rahatlacak, iyi olup olmadıklarını görmek. Bilmiyorum. Belki bir seneden az bir süre sonra, neresi olduğu belli olmayan bir ülkeye gidecek olmak yaptırıyor bana bunu. Şimdi bir tek Oğuz kaldı, nerede ve nasıl olduğunu bilmediğim. Onu da bulacağım, biliyorum.

Bir veda yazısı gibi geldi birden gözüme yukarıdakiler. Sanki dönüşü olmayan bir yola giden birisinin son çırpınışları, kendisiyle yüzleşmesi, günah çıkarması, son dedikoduları duymaya çalışması, arkasında vedalaştıklarının kafasında soluk da olsa bir imge bırakmak istemesi gibi.

Yok, öyle değiller.

15 Kasım 2006

Soldan başlarsak: Cem, ben ve Bülent.
İkibuçuk yaşına yaklaşmış sayfamın adı YOLLARDA. Ama hiç yol fotoğrafı yok dedik. Alın size yol fotoğrafı. (Bu fotoğraf, yoğun bir siste, arkadan gelen arabaların çarpma ihtimallerinin yüksek olduğu bir anda çekilmiştir.)

İsaören Köyü'nde Bir Öğretmen


Biraz zaman geçsin istedim üzerinden, Cem'le birlikte yaptığımız günübirlik İnegöl seyahatinin. Bugün yine erken başladım güne. Hastane, belediye, tapu, banka ve banka. Sonra eve alışveriş ve dönüş.

İşte zamanı geldi. Nasıl başladığını anlatmaya başlamadan önce, filmin sonunu anlatayım. Muhteşem bir finali var. Oniki yıldır görülmeyen, üniversite yıllarında çok sevilen, çok kitap az mektup paylaşılan bir arkadaşı ziyaretin sonu gerçekten çok güzeldi. En güzeli ile geçtiğimiz pazar gününden beri aklımda kalan tek bir imge. "Ne güzel bir aileydiler, nasıl da birbirlerine yakışıyorlardı üçü de." Özeti bu.

1993'te ayrılan yollarımız, beni de Cem'i de Bülent'i de ne kadar farklı yollara sürüklemiş, şahit olduk sohbet ettiğimiz süre içinde. Bülent'in nasibine Siirt'te dokuz yıllık bir öğretmenlik düşmüş. Türlü zorluklar, unutulamayan dostluklar ve yakınlıklar, yokluklar, uzaklıklar, hasretler, terör korkuları, kimsenin görmediği, bilemeyeceği apacı gerçekler. Ama Fatma ve Alperen'le sımsıkı, sımsıcak, içiçe ve küçücük-kocaman bir aile.

Şimdi Bülent, bir köyde öğretmen eşiyle beraber. Oğulcukları da aynı okulun kreşinde. Bize bol bol anlattı, o hızlı ve bazen anlaşılamayan konuşmasıyla. Yeni eğitim sisteminden bahsetti; el yazısından, her sınıfta bulunan bilgisayarlardan ve internet bağlantısından, almayı planladıkları projeksiyon makinasından, kalite yönetiminden, öğlen öğrencilere verilen yemeklerden, mantar panoda motivasyon amaçlı notlardan. Ben kendi hesabıma çok bilgilendim. Yemyeşil İsaören Köyü de ayrı bir güzeldi. Sıra sıra meyve ağaçları. Kirazlar, şeftaliler, elmalar vesaire.

Gördüğüm en güleryüzlü ve sıcakkanlı Alperen'le oynadık azıcık, ortak tutkumuz Fenerbahçe'den bahsettik bıkmadan, okul anılarından, unutulmuş anılardan falan.

Belki de yaptığım en rahat araba yolculuğuydu Ankara-İnegöl yolu. Kolay değil, gidiş geliş tam yediyüzelli kilometre, sekiz saat. Ama Cem gibi bir yol arkadaşıyla hemencecik bitiverdi.

Sözün kısası , çok güzel bir gündü. Güzel insanlarla birlikteydik. Güzel insanlara, ailelerimize döndük.

Bülent, gözüm açık dönmedim Ankara'ya. Belki bir daha ya görüşürüz, ya görüşmeyiz. Ama içim rahat, seni iyi ellere emanet etmişler.

09 Kasım 2006

Ve Sonuç...



Fatih Usta İş Başında...


Birkaç telefon ve bir aydan sonra, sonunda BAŞATDER'de "Dünya Yemekleri" kursuna başladım. Beklediğimden daha profesyonel bir atmosferde ve son derece sıcak insanlarla, şarap eşliğinde yemek yapmak muhteşem.

Zaten son günlerim yoğun bir şekilde, Rachel Ray ve Jamie Oliver'ın yemek programlarını seyretmek, eski yemek dergilerinden tarifleri çıkarmak ve pişirmekle geçiyor. Yani adamakıllı sardı bu iş beni.

Kurstan Elif'in kanıma bulaştırdığı CIA - Culinary Institute of America ise iki gün ve gece boyunca hayallerimi süsledi. Nasıl gidebilirimi araştırdım, zor gibi. Önce Didem'in tayin yerinin belli olması lazım. En kötü ihtimalle, gideceğimiz yeni ülkede, tabi varsa, bir yemek okuluna gitmeli.

İlk ders, nefis bir Çin tavuk yemeği ile başladı : Kung Pao Chicken. Yanıda sebzeli noodle ve salata; gayet yakıştılar.

Gecenin en önemli noktası, benim kurstan son derece tatmin bir biçimde ayrılmamdı.

28 Ekim 2006

8 Ekim - İSTANBUL


Evet evet, tıpkı eski bir sevgiliyle buluşmak gibiydi. Daha önce eski bir sevgiliyle karşılaştım mı, sanmam. Peki nereden biliyorum bu duyguyu. Ne bileyim ben; İstanbul'a gidip, aslında hiç de hoş olmayan kötü ayrıntıları görüp de hatırlamak bile bozmadı yaşadığım o duyguyu. Ama, hep düşündüm durdum kendi kendime, neye benziyor diye o karşılaşma, evet eski sevgilinin ta kendisi. Sevmezdim kendisini aslında. Beni çeken belki o burnu havadalığıydı ya da çok şeyler görmüş geçirmişliği. Kesin benden önce de sevgilisi vardı. Ne bir tane milyonlarca eminim. Her gittiğimde arabayla kayboldum ben sokaklarında onun. Her gittiğimde üzerime geldi o kalabalığı. Kendimi çok Anadolulu, taşralı hissettirdi bana. Yaşamak için, gülmek için, eğlenmek için ayrı kanunları vardı. gezmek için çok güzel, en güzel şehirdi. Para kazanıp hayatını devam ettirmek içinse zor, gözüm yemiyordu.

İşte hep böyleydi, onu görünce sever, Ankara'ya dönünce unuturdum. Bu sefer öyle olmadı. sanki daha bir caka satıyordu Nobelli şehir İstanbul. Daha bir güvenli, ukala. Gözlerimi alamadım bu sefer ondan. Ayrılık ne de çok yakışmış haspaya. Oturmuş güzelliği, hala balık etinde, ama taptaze. Karacaahmet Mezarlığı'nın arkalarında, saatlerce mahsur kalmamıza trafikte, ülkenin en çirkin gecekondu-görünümlü gri-mavi apartmanlarının alabildiğine uzanmasına rağmen, çok etkiledi beni bu kez. Daha içindeyken özledim onu; hele dönünce, asıl o zaman anladım, ben bu kadını-şehri meğer nasıl sevmişim, nasıl onun bir parçası, çiğnediği bir lokma olmak istemişim. şair olmak, yazar sayılmak için yaşamalı içinde, milyonlarca sevgilisinden biri olmalı.

06 Ekim 2006

Geçen Yaza Özlem... *

Neydi bu kadar içimi daraltan? Havadaki nem mi, boşluk hissi mi? Sıkıntıyı tarif edememenin çaresizliği mi? Hepsi, bunların hepsi. Bir sürü de ıvır zıvır işte. Saçma sapan bir seyri olan hastalıklar. Amaçsız uyandığın, boş günler ve bir türlü ulaşamadığın arkadaşlar. Anlatamadığın duygular, çizilemeyen resimler, yapılamayan yemekler, gidilemeyen yerler. Koca bir hayatı, sadece zamanı doldurmakla geçirmeye çalışmak. "Bitse de gitsek" 'ler.

Dertsizliğin boğuculuğu ile nefes almaya çalışıyorum. Hava ise boğdukça boğuyor insanı. Yağsana yağmur, yağ artık.

Ah, bir yaz gelse; atsam kendimi denizin kıyısına, kitap okusam aralıksız saatler boyu, burnumda iyot kokusu. Akşama mangal yakalım, balık ya da et. Sulu sulu şeftali olsun masada, üzüm de karpuz da. Kayınpederle birer kadeh rakı bir de. Geceleri uyuyamayayım sıcaktan, sivrisinekten. Sabahları uyanayım, terden sırılsıklam. Alınamamış, bütün bir yaz da alınamayacak uykunun tatsızlığı. Kahvaltıda taze kaymak, yanında da dumanı üstünde gazete. Bomboş geçireyim günü. Belki İmren'den alınmış ve sürekli tırtıklanan lor tatlısı, irileri çıkmışsa ve fiyatı da uygunsa karides mangal için. Sonra hemen koşmalıyım kitabımın başına, hangi sayfada kalmışsam oraya.

Cep telefonum hiç çalmamalı, kızım suda oynamalı. Onun serin suya ilk girdiğindeki ürperişlerinin, kahkahalarının tadına varmalı. Hafiften titreyen kollarıyla sımsıkı sarılışını hissetmeli suda, bazen deli cesaretiyle senden kurtulup ileri atılışını veya buna can atmasını izlemeli, endişeli baba bakışını ihmal etmeden. Akşam, yatırırken onu, kafamdan salladığım, ama artık bir alışkanlık haline getirdiğimiz "İki Köstebek" masalını anlatmalı, onun uyumamak, sensiz kalmamak için uydurduğu bahaneleri dinlemeli.

Bahçede oturmalı yalnız, uzaklarda titreşen Midilli'nin ışıkların seyretmeli azıcık, Dalgaların sesi, bir ağustos böceği, çok uzaklardan geçen bir teknenin pat patları, yan evden gelen televizyonun sesi.

*Geçtiğimiz Mayıs ayında yazılmıştır.

05 Ekim 2006

Yeni Bir Diyet ve Hoşdere Caddesi














Sonunda, kilo vermek konusunda (üç basamaklı rakamlara ulaşınca) profesyonel yardım almaya karar verdim ve diyetisyenin verdiği diyete pazartesi günü başladım. İyi gidiyor.
Onbeş kilo kadar vermem lazım; yoksa sağ kalça kemiğim bana sorun çıkaracak ilerde. Hem böylece, dolaplarda yapayalnız duran bir sürü pantolon, tişört vesaireye de gün doğacak. Öğlene kadar, içinde azıcık sıvıyağ olan bir karnıbahar yapmakla geçti. Yaparken bile acıklıydı, yerken nasıl olacak bakalım.

Atakule'nin karşısındaki İş Bankası'ndaki işimi hallettim, kulaklığı taktım ve Latin ağırlıklı müziklerimi dinleyip, Hoşdere Caddesi'nden aşağı doğru yürümeye başladım. Hava da çok güzeldi. Uzaktan inşaatı devam eden , dairemizin de bulunduğu binaları seyrettim bir süre. Her çeşit dükkan varmış meğer bu cad
dede. Marketler, halıcılar, mobilyacılar, resim malzemesi satan mağazalar, teknomarketler, internet kafeler... Otuz dakikada ulaştım Larita'nın kreşine. Beraber yürüdük tekrar caddeye kadar. Elinde bir Toybox kutusu vardı. Şimdi açma dedim, evde açar , birlikte yaparız oyuncağını. Dolmuşa bindik; çok seviyor dolmuşları, belediye otobüslerini.

John le Carré'ın "Sıkı Dostlar'ını okuyorum. Gerçi ben çok iyi hatırlamıyorum ama, yetmişlerin sonlarında TRT'de yayınlanan Köstebek adlı dizinin de senaryosu ona aitmiş. Diziden tek aklımda kalanlar Alec Guinnes ve onun oynadığı Smiley karakterinin bir köprüdeki esir değişimi sahnesi. Bir de birkaç önce Didem'le DVD'sini izlediğimiz Panama Terzisi. Meğer onun da senaryosunu yazmış. Ben aslında filmi syrederken, yıllar önce okuduğum başka bir kitabı hatırlattığını düşünmüştüm. Graham Greene ve "Havana'daki Adamımız" . Hep çift taraflı çalışmış casusların hikayeleri sanki. Ama, yine de çok güzel bir kitap, zevkle okuyorum. (www.altinkitaplar.com/haberler.asp?HaberID=48)


01 Ekim 2006

C TAMİNİ

"Pardon, nerede acaba, bu Mikrobiyoloji Laboratuvarı?". Demek dördüncü katta. Tamam. Çık bakalım şu merdivenleri bir kat. Orada bir asansör var, önünde koca bir kova, tavandan akan su için. Ama bu asansör değil, bunun son durağı burasıymış. Sola dön o zaman, hah işte Büyük Acil'in birinci katı. Eee, şimdi nereye döneceğim. Koridorun sonuna ilerle, sağa dön, işte birbirinden lüks altı adet asansör. Bin bakalım dördüncü kata gidenine. İn şimdi, hani nerede bu Mikrobiyoloji yahu?!... Adli Tıp, Endokrinoloji bilmem ne. Aynı yollardan ve asansörlerden geri dön. Danışma'ya sor. İki bina ilerdeymiş.

Karanlık ve ıssız koridorlardan tekrar geç, işte laboratuvar, kimse yok gişede, zile bas, uykulu ve bıyıklı bir adam gelsin, bırak oraya, kırkbeş dakika sonra alırsın sonuçları acilin sekreterliğinden, desin. Tamam, öyle olsun. Ardında bıraktığın ekmek kırıntılarını takip edip dön acile. Geçsin bir saat, hani nerede bu toksikoloji sonuçları sekreter bey, verdim ya desin sana, biz ona CRP deriz desin. Arkasında hastane idaresinin verdiği "Ramazan Bereketi" paketi.

-Pardon, telefonunuzun şarjı var mıydı?

-Var, buyrun. Sizinkine ne oldu?

-Hiç, duvara fırlattım dün gece. Annem siroz da.

-Ya geçmiş olsun, çok zor valla çok...

24 Eylül 2006

ŞAKİR

TUĞRUL

MUSTAFA

TOLGA

CEM













Valla toplandık, billa toplandık arkadaşlar. Ne de güzel oldu , değil mi? Bir senedir zaten Cem ve Tuğrul'la buluşuyorduk. Son birkaç hafta Mustafa, Demet ve Leman da katılmıştı. Bir hafta öncenin assolisti sevgili Hakan'dı. Bu haftanın ise iki ağır topu vardı. Şakir ve Tolga. Malesef, Şakir'in saçları çok dökülmemiş. Böylece benim aldığım kilolar ve göbeğim yine geceye damgasını vuran konu olmayı sürdürdü. Alçak Hakan, sen ne demeye zayıflamışsın ki. Ya sen Tolga ; insan üçüz çocuk babası olur da hiç mi yıpranmaz kardeşim.


Gece, gerçekten çok hoştu benim için. Sürekli güldük, dedikodu tavana vurdu. Hepinize sağolun.

12 Eylül 2006

Babasının Kızı...

TEMBELLİK BİTTİ...

Koca, sıcak bir yaz geldi, geçti. Ayvalık'a doydum sayılır. nasıl alışmıştım halbuki akşamları saat yedi gibi mangalı yakıp, etleri atıp, herkesi sofraya çağırmayı, kayınpederle birer kadeh rakı parlatmayı.

Yazın sonlarında, ne zamandır Cem ve Tuğrul'la düşündüğümüz, ama bir türlü başlatamadığımız projeye el attık. Okuldan arkadaşları bir bir toparlamaya, en azından iki haftadır bir araya getirmeye başladık. İlk iki buluşma çok hoş geçti. Hatta sonuncusunda Hakan bile vardı. Yıllar nasıl hepimizi, dış görünüşümüzü, iç dünyalarımızı diye, eminim hepimiz acı acı düşündük. Zaman acımasız. Dur bakalım, devam edebilecek miyiz? Dün Şakir'e, bugün de Tolga'ya ulaşabildim. Umarım yarın gece onlar da gelirler.

22 Haziran 2006

21 HAZİRAN 2006 - AYVALIK

Yılın en uzun gününü Ayvalık'ta karşılamak varmış. Yanıyordu bugün ortalık. Ayvalık Merkez'de 37, Teknik-Güç Birliği'nde 35 derece. Sayfiye yerlerinde sıcağı tarif etmek için sarı veya kırmızı renk yetersiz, eksik bir benzetme bence. Lacivert renkte buralarda sıcak. Evet, lacivert valla. Ne bileyim, belki denizin yanıbaşında olduğumuzdan.

Cunda'ya tekneyle yanaşırken, limanın ve restoranların sağına düşüyordu , o güzelim konak; Hani nerede olduğuna kendisinin de şaşırdığına emin olduğum, sema dönen mevlevi derviş heykeli var ya, tam onun arkasında. Belli ki eski bir rum yapısı. Yıkık dökük, fena bir halde. Ne hayallere daldım bir bilseniz. Benim olsa, aslına uygun restore ettirsem diye.

Nasıl seviyorum ben Ayvalık'ı. Her şeyini. Eski sokaklarını. Akıllanmış emlakçıların satmaya uğraştığı Rum evlerini. Meydandaki minyatür balık halini. İmren Pastanesi'nin lor tatlısını, hoşmerimini. Gediz'in lor peynirini. Tansaş'ın yanıbaşındaki tostçuları, hatta Tansaş'ın serin taş binasını. Gümrük'ten meydana yürürken, ara sokaklardaki küçük lokantaları. Meyve-sebze haline gelmeden, yine sokak aralarına dağılmış şrin birahaneleri ve kokularını. Engürü'nün sahilinden denize girmeyi. Ve daha bir sürü şey işte.

Ayvalık'tan lacivert sevgiler...